1 Aralık 2010 Çarşamba

"Kırmızı giy kalbini sev, Yeşil - Kırmızı giy kanseri sev!"



Sarı-Kırmızı hapı seçersen bu hikaye burada biter. Sabah yatağında uyanırsın ve neye inanmak istiyorsan ona inanırsın.
Eğer Yeşil-Kırmızı hapı seçersen Kutsal Topraklar'da kalmaya devam edersin ve sana Karşıyaka'ya olan inancımızla neler yapılabileceğini gösteririz..


24 Kasım 2010 Çarşamba

la storia di italia

İki alem var sende,
Biliyorum.
Karanlıkta yürüyorsun,
Gözlerin aydınlık.
Oysa gözlerin gibisi yoktu senin.
Florasan buğusu bakışların,
Floransa’da bir uyuma merakın..


Kanepelerle kaplı köşelerinde,
Sesini dinliyordun rüzgarın ve kuşların.


Ayaküstü çay saatlerinde,
Venedik’e karşı bir gondol seferi..


Nihayetinde kralın kürdanında
Bir Roma çöplüğünde perişan
Etten kemikten sıyrılmış;
Orman yeşili,
Kar beyazı,
Kan kırmızı bir çocukluk bırakmak..


Mutluluğu dip dalganda arayarak..

19 Kasım 2010 Cuma

Gelecekteki "şimdiki" İstanbul



GELECEKTEKİ İSTANBUL


İstanbul'u Galata köprüsünden seyrettiğim zaman, bu düşünce sık sık zihnime takılıyordu. Türkler Avrupa'dan uzaklaştırılmasa bile bu şehir bir veya iki asır içinde ne olacak? Ne yazık! Güzellik medeniyete kurban gitmiş olacak. Gelecekteki İstanbul’u, korkunç ve gamlı haşmetiyle dünyanın en güleryüzlü şehrinin harabeleri üzerinde yükselecek Şark’ın Londra’sını görür gibi oluyorum. Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evler yıkılacak; ufuk, koynundan binlerce kocaman fabrika bacasının ve ehram şeklindeki kule çatısının yükseldiği, saray, işyeri, imalâthane dizileriyle her taraftan kesilecek; uzun, dümdüz, birbirine benzer sokaklar İstanbul’u birbirine muvazi kocaman yollara ayıracak; telgraf telleri gürültülü şehrin damlarının üzerinde büyük bir örümcek ağı gibi iç içe geçecek; Galata köprüsünün üstünde siyah bir silindir şapka ve bere selinden başka bir şey görülmeyecek; esrarlı Sarayburnu bir hayvanat bahçesi, Yedikule bir hapishane, Hebdomon bir tabiat tarihi müzesi olarak görülecek; her şey sağlam, hendesî, faydalı, kurşunî, kasvet verici olacak ve artık ne yana yakıla edilen duaların, ne şarkıların yükseldiği, ne de sevdalı gözlerin dikildiği güzel Trakya semasını kocaman kara bir bulut durmadan kaplayacak. Bu manzara gözümün önüne gelince kalbim sıkışıyordu, fakat balayını geçirmek üzere buraya gelen bir yirmi birinci asır İtalyan gelininin bazen: “ Heyhat! İstanbul’un artık, büyükannemin dolabının dibinde tesadüfen bulduğum şu on dokuzuncu asırdan kalma kurt yemiş eski kitabın anlattığı gibi olmaması ne yazık! “ diye haykırmayacağını kim bilebilir! diye düşünerek kendi kendimi teselli ediyordum.


Edmondo De Amicis – İstanbul (1874) kitabından alıntıdır.


Çeviren: Prof. Dr. Beynun Akyavaş





http://www.flickr.com/photos/kerimk/3301677474/

12 Eylül 2010 Pazar

tevfik fikret'ten süleyman nazif'e mektup var!

"Yeis.. yeis.. yeis!.. yeisliyim kardeşim; dehşetli bir kızgınlık bunalımı içindeyim, sönüyorum. Bu biraz daha sürerse, eyvah!.. Sebebini söyleyim mi? Fakat bu o kadar tuhaf ki, gülersiniz diye korkuyorum; kimi zaman kendim bile kendi halime gülüyorum. Koca bir âlem içinde yalnızım Nazif! En yakın arkadaşlarımın arasında, sokağa çıplak çıkmış bir adam duygusuyle titriyorum; herkesin vicdanı kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak! Herkes hiç olmazsa üniformalarla - ne diyeyim - mayasını örtüyor; herkes zamanın alçaklık süslerine bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamanın kolayını buluyor; herkes bu rezalet havasında nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip..

İşte kalem namusu, basın namusu, edebiyat namusu.. O da öldü, o da çiğnendi. Gazetesinde bir jurnal sureti basamayanlar artık gazeteci sayılamıyor. Sonra içimizde o edepsizleri kötülüklerinin üstün gelmesinden dolayı kutlamağa koşacak, "Bir gaza ettin ki hoşnûd eyledin Peygamber'i" alkışlarıyle onların bu danışıklı dövüşlerini, namussuzluğun bu vicdanı kıran yenmesini alkışlayacak namuslular da var.

Elveda ey aşk-ı nâmûs, elfirâk ey sıyt-i âr!

(Ey namus aşkı, ey utanmanın iyi ünü, allahaısmarladık!)

Bilir misiniz, bu zamanda namus, kılıfını kemirir bir cevherden başka bir şey değil. Size koşuyorum; elbette siz beni anlar, benimle ağlarsınız. Bayramın ilk günlerinden beri damarlarımın içinde bir kızgınlık zehiri dolaşıyor, kanımı kemiriyor; burada artık herkesin benden ürktüğünü, kaçmak istediğini görüyorum. Herkes edepsizliğe hak veriyor; bana diyorlar ki: "Zaman haklıdır, akıllıdır; sen budalasın!" Allah aşkına siz öyle yapmayın, siz bari deyiniz ki: "Sen budalasın; fakat zaman haklı, akıllı değildir!"

Yeisimin derecesini düşünemezsin, kardeşim; kendimi taşlara çarpacağım geliyor. Fakat hani benim yurtsever kanımla kirlenecek bir temiz taş?"

2 Şubat 1314/1899 Tevfik Fikret


Sadeleştiren: Cevdet Kudret

15 Ağustos 2010 Pazar

Bu ülkede "kör" ölür badem gözlü olur..

Neden öldükten sonra kıymet kazanıyoruz, neden şarkılarımız biz göçtükten sonra ekranlarda çalınıp söyleniyor, neden şiirlerimiz biz gittikten sonra okunuyor hem de kendi sesimizle bant kayıtlarından?

Yoksa biz utanıyor muyduk bu insanlardan ya da korkuyor muyduk görüşlerinden, savunduklarından dolayı sevmek istemiyor muyduk o kimseyi?

Bir değil iki değil başka memleketlerde öyle midir bilemiyorum ama en azından bizim memlekette öldükten sonra değer kazanırsın. Evet çoğu üretken, galiba gerçek üretken demeliyiz çünkü safsatacılar ve uşaklar para kazanmanın yollarını çok iyi bilirler. Çoğu gerçek üretken; şair, yazar, şarkıcı, tiyatrocu, sinemacı; topluma kendilerini sunmuş kimseler yaşadıkları süre boyunca çok da iyi yaşam kalitesi elde edemiyor. İşin komik yanı şu ki; bu gerçek üretkenler bu dünyadan göçtüklerinde, eserleri satış patlaması yaşıyor.

Peki bu neden böyle?

Karadeniz’in asi çocuğu denince bu memlekette herkesin aklına gelecek bir isim Kâzım Koyuncu..
O kendi deyimiyle 'önce müzisyen, sonra Karadenizli ama her şeyden önce devrimci'ydi. Bilenleri, sevenleri çoktu evet, yani belli bir kesim cidden onu seviyor, şarkılarını dinliyor, konserlerini kaçırmıyordu. Ne yazık ki o değerli Karadeniz çocuğu bir yaz günü hayata gözlerini yumdu. O artık yoktu ama sevenleri onu unutmadılar, Kazım "şarkılarla geçti aramızdan". Kâzım'ın ardından gençlik yıllarında onu -ki Kazım hep gençti- sevmeyenler, onu okuduğu fakültede eğitimini sürdüremeyecek hale getirenler dahi bir anda Kazım'ı sahiplendiler. O, artık Karadeniz'in sembol ismiydi adeta; asi, müzisyen ve inandığı değerleri savunan..

Kâzım sadece bir örnek. Önemli tiyatrocular, devlet sanatçıları, eski Yeşilçam yıldızları borç batağının içinde hayata gözlerini yumuyorlar ve arkalarında sevenleri ve de sonradan "bu adam ne kadar değerli bir insanmış" diyerek bazı şeyleri kavrayanların vızıltıları kalıyor. Gerçek üretkenler, topluma kazandırdıkları neticesinde hak ettikler sevgiyi, saygıyı ve de rahatı hayattayken bir türlü elde edemiyorlar. Herkeste bir "kötü yanını bulayım da onu engelleyeyim", "benim gibi düşünmüyor o varsın geri dursun, gözükmesin ortalıkta fazla" gibi garip, bencilce bir düşünce var.

Ne zaman ki eğitim seviyemiz yükselir, ne zaman kendini yetiştirmiş insan sayımız bu ülkede belli bir orana gelir, ne zaman özenti olmadan hem geldiği yeri bilen hem de çağdaş -çağdaşlık asla her şeyiyle Batı demek değildir- dünyaya kapıları kapalı olmayan bir nesil yetişirse, işte o zaman bilin ki gerçek üretkenin ve insan olmanın kıymeti o derece bilinecektir. Değer bilmelerimiz, sadece cenaze törenlerinde o kişi için son görevimizi yapmaktan ibaret olmasın. Böylesi oldukça komik ve hiç de samimi değil.

04.03.2009

Devrim Arabaları


27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile birlikte Türkiye’de demokrasi sekteye uğramış ve sonrasında oluşturulan Milli Birlik Komitesi, seçimlerin yapılması ile tekrar demokratik hayata geçilen 15 Ekim 1961 tarihine dek bir cunta olarak iktidarda kalmıştır. Milli Birlik Komitesi’nin başında, daha sonra devlet başkanı da seçilecek olan Cemal Gürsel , nam-î diğer Cemal Aga bulunmaktadır.

Otomotiv Endüstri Kongresi sonrası verilen davette iş adamları, gazeteciler ve bürokratlar ülkenin kalkınmasına ilişkin konularda tartışırlarken ülkenin içinde bulunduğu şartlar ve teknolojik yetersizlik gibi konularda ifade edilen görüşler, Cemal Aga’yı kızdırır ve bunun üzerine Cemal Gürsel, bu ülkenin otomobil bile imal edebileceğini dile getirir. Sonrasında ise olaylar gelişir, her türlü karşı çıkma ve engellemelere karşın Cemal Gürsel otoritesini de kullanarak, ilk yerli otomobilin yapılması emrini verir ve yaklaşmakta olan Cumhuriyet Bayramı’na kadar adı Devrim olacak olan bu otomobilin yetişmesini ister.

Verilen emir doğrultusunda Devlet Demir Yolları’nda görevli 23 mühendis bu iş için görevlendirilir. İlk yerli otomobil Devrim’i yapabilmek için mühendislerimizin sadece 130 günü ve çok kısıtlı bir bütçesi mevcuttur. Eskişehir’de kendilerine tahsis edilen eski bir atölyede tüm zorluklar ve engelleyici girişimlere karşın büyük bir dayanışma ve özveri ile çalışan mühendislerimiz kendileri için büyük önem taşıyan ve bir nevi onur meselesi haline gelen Devrim’ in yapımını gerçekleştirirler.

Filmin tümünü göz önüne alacak olursak, bir türlü bir bütünlük içinde olamayışımıza, ülke adına önemli ve ufuk açıcı işler için çabalanırken, gerek basın gerekse bürokratlar ve diğer güç odaklarının bu gelişmelere destek olmak yerine aksine sadece çıkarlarına uygun düşmediği için köstek olduklarına tanık olmaktayız. Ayrıca, bir esnaf karakteri üzerinden halkın da yerli otomobil yapımı hakkındaki görüşü anlatılmak istenmiş ve halkın belli bir kesiminde hakim olan "Yabancılar kalitelisini yapar, Türk malı ise kötüdür" anlayışı kaydedilmiştir.

Diğer yandan filmde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, özellikle Cemal Aga’nın 29 Ekim resmi geçidini Devrim ile gerçekleştirirken otomobilin yolda kalması ve sonrasında gazete ve radyolardan söylenen "Devrim yolda kaldı!" ifadesi Türkiye’de bazı şeylerin içeriğinden ve devamlılığından çok onun tanıtılmasının ve reklamının daha önemli görülmesini ve tüm çabaların sonucunun sırf bir ego okşamaya temellendirilmesi anlayışını ortaya koymaktadır.

İlk yerli otomobilin adının "Devrim" olması da düşündürücüdür. Bu isim bir yandan 1960 askeri darbesinin siyasal boyutu göz önünde tutulduğunda darbenin bir devrim olarak yansıtılmak istenmesinin neticesi olabilir. Farklı bir açıdan bakarsak ise, bir Türk otomobilinin yapılması, bir teknoloji atılımının sembolü olacak ve dışa bağımlı sanayi ve ekonominin kırılmasında bir kilometre taşı olacaktır.

Cemal Aga’nın "Garp kafasıyla araba yaptık; şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk" sözleri de ülkemizin günümüzde hala sorun teşkil eden doğu aidiyeti mi yoksa batı aidiyeti mi gibi tartışmaları akla getiriyor.

Devrim otomobilinin yapımı aşamasında, atölyedeki çalışmaları yerinde izlemeye gelen yabancı mühendislerin Devrim hakkındaki sözleri de oldukça dikkate değer: "Yapabileceklerine inanmaları, yapmalarından çok daha önemlidir."

Devrim Arabaları filmi, Türkiye’nin 60’lar gibi zorlu bir dönemeçte bir avuç Türk mühendisin tüm yetersizliklere ve karşı koymalara rağmen yerli malı bir otomobil yapabileceklerine inanmaları ve bunu sonuç ne olursa olsun başarmalarını anlatan etkileyici bir filmdir. Her zaman "Bu memleketin olmayacak hayallere verecek parası artık yok!" diyenlerin yanında "Eğer biz yapabileceğimizi gösterirsek neler olabilir, neler değişebilir?" diyenlerin de olduğu ve olacağı asla unutulmamalıdır. Maalesef yine de filmdeki Latif karakterinin sarf ettiği sözlerde olduğu gibi "Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz!". Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen yine de umudumuzu kaybetmemeliyiz, evet bu ülkede bazı köhnemiş anlayışları değiştirmek zor ve ülkemiz adına güzel şeyler yapabilmek güç. Fakat unutulmamalı ki zor ile imkansız arasında bir fark vardır. Biz, "YA YAPARSAK!"

16.05.2009

Bir Garip Orhan Veli!..

OTOPSİ

Morgta açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince ten kafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dost gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar

Halim Şefik

---------------------------------------------------

SLAVYA KAHVESİ'NDE ŞAİR DOSTUM TAYVER'LE YARENLİK

Hele sabahları, hele baharda,
Pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
ve kızıl, kocaman bir elma gibi
Nezval geçer taze çıkmış kabrinden
Paramparça yüreği de elinde
ve Orhan Veli'yle karşılaşırlar
Urumelihisarı'ndan gelir o
ve telli kavağa benzer Orhan'ım
yüreciği delik deşik onun da

Nâzım Hikmet - 1958

----------------------------------------------------

Nurullah Ataç, bir gün Orhan'a şöyle diyor: "İlahi Orhan Veli! Senin şiirlerin için yazdığım makaleleri birçokları ciddiye almışlar. Bunları sırf alay etmek için yazdığımı kimse fark etmemiş. Sen ne dersin?
Orhan Veli, kıs kıs gülerek bir Nasreddin Hoca edasıyla: "İşin tuhafı şu ki, ben de şiirlerimi tamamıyle şaka diye yazıp neşretmiştim. Bazıları ciddiye aldılar!

Bedri Rahmi Eyüboğlu - Yeditepe Dergisi - 1.12.1951

-----------------------------------------------------

Rumeli Hisarı'nda Orhan'ın mezarı
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem
Taze ekmek bir parça beyaz peynir
Şimdi olsa şuracıkta rakı içer
Denize mi bakar kim bilir

Oktay Rifat

AĞIT

Önce üstün başın eskidi
Etlerin gözün kaşın eskidi
Ne varsa taze bildiğin
Eskidi oğlum eskidi
Elden ayaktan oldun kardeşim
Kalem parmaktan tırnaktan
Bir canın vardı cıvıl cıvıl
Candan oldun kardeşim
Satırlara kaldı kitaplar içinde
Hani saç kirpik deri
Öf ne kötü dünyaymış
Bir Orhan Veli varmış
Gel gel kardeşim Orhan
Benim ellerimi al,
Benim gözlerimi kullan.

Oktay Rifat

------------------------------------------------------

1955 yılında Budapeşte' deki Kent Radyo' sunda bir konuşma yapan Nazım Hikmet, çok seyahat ettiğini söyler. Bunun üzerine şaire sorarlar: "Acaba bu sık seyahatleriniz sırasında yanınızda bulundurduğunuz kitaplar nelerdir?"
Nazım'ın yanıtı çok açıktır: "Şimdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli bizim en güzel şairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazık oldu ama, ölümsüz."

Konuşma ilerleyince Nazım'dan birkaç Orhan Veli şiiri okumasını isterler. İlk olarak 'çok sevdiğini' vurguladığı Sere Serpe 'yi okur. Şiiri bitince şu yorumu yapar: "Ne güzel Türkçe, sonra nasıl İstanbul, nasıl İstanbul kızı..."

SERE SERPE

uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
entarisi sıyrılmış hafiften;
kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
bir eliyle de göğsünü tutmuş.
içinde kötülüğü yok, biliyorum;
yok, benim de yok ama...
olmaz ki!
böyle de yatılmaz ki!

Sunay Akın - İstanbul'un Nâzım Planı

GARİP

Şiirden kovduğu uyağın
dönüp dolaşıp
sonunda mezar taşına
konması ne
garip:

Orhan Veli
1914 - 1950

Sunay Akın

--------------------------------------------------------

BEN ORHAN VELİ

Ben Orhan Veli,
“Yazık oldu Süleyman Efendi'ye”
Mısra-ı meşrunun mübdii...
Duydum ki merak ediyormuşsunuz
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvelâ adamım, yani
Sirk hayvanı falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.

Evde otururum,
Masa başında çalışırım.
Bir anne, bir de babadan dünyaya geldim.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne ingiliz kralı kadar
Mütevazııyım
Ne de Bay Celal Bayar’ ın
Ahır uşağı kadar aristokrat.
Ispanağı çok severim.
Puf böreğine hele
Bayılırım.
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.

Yayan dolaşırım,
Mütenekkiren seyahat ederim.
Oktay Rİfat' la Melih Cevdet’ tir
En yakın arkadaşlarım.
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.

Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Meşgul olmadığım ‘ehemmiyetsiz’
Sadece üdeba arasındadır.

Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır...
Amma ne lüzum var
Hepsini sıralamaya?
Onlar da buna benzer.

Orhan Veli - Nisan 1940



Derleyen: Hüsnü Gül

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Neden HAYIR?

12 Eylül Anayasa değişikliği referandumunda oyumuz HAYIR olmalıdır! Çünkü;

- 1982 anayasasını yaratan zihniyetin sadece vitrini değişmiştir. Şu an vitrindeki modern muhafazakarlar, Türkiye'nin uluslararası sistemde oynaması gereken rolü net bir şekilde üstlenebilmesi için bize bu 12 Eylül referandumunu dayatmaktadır.

- Hiçbir şeyi toptan kabul etmek zorunda değiliz. Bu referandumda sorulacak 26 sorunun hepsine tek yanıt istemek, kendisine 'demokrat' kimliği biçenlerin en büyük çelişkilerinden biridir.

- Bu referandumu boykot etmek ne kadar tepkisel bir hareket olsa da, rasyonel değildir. Boykota gitmek iktidarın işine yarayacaktır. Her seçmen oyunu kullanmalıdır.

- Bölünülerek bir yere varılamayacağını herkesin anlamış olması gerek. Her defasında gözümüze sokulan Yugoslavya örneği yerine biz kendi tarihimize bakmalıyız. Zenginliğimiz olan etnik çeşitlilik şimdi siyasi çıkarlara alet olmuş durumda ve kitleleri mobilize etmekte kullanılıyor. Buna dur demenin ve "Yaşasın Halkların Kardeşliği" demenin bir yolu da bu iktidarın mevcut gücünün zayıflatılmasından geçer.

- 12 Eylül Anayasası'na zamanında EVET diyen, şimdi de bu darbe anayasasını kaldırıp yerine sivil anayasa yapalım diyen 'demokrat' kişilerin bu iyi niyetlerine inanmak ahmaklıktır.

Son olarak; AKP, kendisine kayıtsız şartsız biat edenler dışında herkesin nefretini kazanmıştır. Bu iktidardan herkes yaka silkmektedir. Hayır demek AKP'ye güle güle demektir!..

1 Temmuz 2010 Perşembe

cumhuriyet'te bir gün.. cumhuriyet'te ilk gün..




bugün 1 temmuz, yani cumhuriyet'teki stajımın ilk günü.

tam 3 saat cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni ibrahim yıldız'ın bizi kabul etmesini bekledik bugün. odasına girdiğimizde sıcak karşılandık. ibrahim bey, stajyerleri gazetenin servislerine dağıtmaya başladı, sıra spor servisine geldiğinde kimseden ses çıkmadı. "ben spor servisinde çalışabilirim" dedim. bana futbolla ilgili olup olmadığım ve nereli olduğum soruldu. hatta nereli olduğumu spor servisindeki müdürümüz de sordu. demek ki bu ülkenin neresine gitsem "nerelisin?" sorusuyla karşılaşacağım o belli.

spor servisine girdiğimde bi çalışan diğer arkadaşına nutuk çekmekteydi, sonradan öğrendim adı cumhur'muş. servisin tecrübelisi. 1 saat filan da servis müdürünü bekledim. daha sonra bana iletişim fakültesi'nde okumadığımdan dolayı haber yazma teknikleri üzerine birtakım bilgiler verildi. çoğu kompozisyon yazarken özen gösterilmesi gereken kurallardı işte. ama örneğin şu uyarı ilginçti: "gazetemizde 'milli takım' demeyiz, onun yerine 'ulusal takım' demeyi uygun görürüz."

sonra başladım ben gazetede gördüklerimi bana anlatıldığı şekilde yazmaya çalışmaya ama gel gör ki şöyle bi engel var karşımda: klavye, f klavye! "neden q klavye kullanmıyorsunuz?" sorusunu yönelttiğimde "türkçe karakterler için" cevabını aldım.

saat 4'e doğru da bana haber yazma tekniklerini gösteren abi'ye işten kaçta çıktıklarını sordum. "senin akşama kadar beklemene gerek yok, istersen çıkabilirsin" dedi. ben de bunun üzerine gazeteden ayrılıp evimin yolunu tuttum.

cumhuriyet'teki ilk günümde çalışma hayatına dair birçok izlenimde bulundum: yabancılık, profesyonellik ama bunun yanında çalışma heyecanın verdiği duygu..

cumhuriyet spor servisi, birçok gazetecinin piştiği yer olmuş geçmişte ( http://www.kongar.org/medyanotu/383_Spor_Servisi.php ) ancak ben yine de bilemiyorum doğru yerde miyim.. bereket haber servisimi değiştirme şansım varmış. cumhuriyet'te ilk günüm böyleydi işte.. bir adet stajyer hüsnü oldum bugüne bugün. kafam yine karışık..

22 Nisan 2010 Perşembe

1 Mayıs eylem alanı: Taksim Meydanı


...
Meydanlar ki gamzelerindir İstanbul,
bak, göreceksin;
bir mayıs gününde tutuşacağız elele
ve sen bizlere yeniden
gülümseyeceksin!..

Sunay Akın


1 Mayıs 2010.. Taksim yeniden 1 Mayıs alanı olarak işçilere ve emekçilere açılıyor. Sendikalar, siyasi partiler ve kurumların dahil olacağı 1 Mayıs kutlamaları, Tekel işçilerinin direnişiyle kuvvetlenen ve her alanda örneğine şahit olduğumuz hak arama ve hesap sorma girişimlerinin en kapsamlı ve en ses getirici eylem şekli olması açısından da oldukça önemli!..

12 Mart 2010 Cuma

duymak istedikleriniz!..

evet mustafa kemal bir diktatördür!

tabii ki akp sivil anayasa yaparken diğer siyasi partilerin ve stk'ların görüşlerini almak istiyor!

"one minute" çıkışı, başbakanımızın ne kadar cesur, ülkesinin ve ezilen halkların çıkarlarını ne kadar savunan bir lider olduğunu göstermiştir!

evet attilâ ilhan ve zülfü livaneli, davaya ihanet ederek solcu tanıdıklarını zamanında siyasi polise ihbar etmişlerdir!

taraf'ın ortaya çıkardığı tüm darbe planları noktası virgülüne kadar doğrudur!

hiç şüpheniz olmasın en çok satan gazete zaman'dır!

komünistlerin topu ayırdetmeksizin Allah'sızdır!

sosyalizm, sscb'nin çöküşüyle iflas etmiştir; küba istisnadır, diktatör fidel'in ölümüyle küba halkı özgürlüğüne kavuşacaktır!

türkiye'de demokrasinin yerleşmesini isteyenler hep sağ iktidarlar olmuştur!

aksini aklınızdan geçirmeyin türkiye'nin demokrat liderleri: menderes, özal ve erdoğan'dır!

nâzım hikmet'in vatandaşlığını akp hükümeti iade etmiştir; çünkü nâzım'a sürgün günlerinde vatan hasreti çektiren anlayışa akp katiyen karşıdır!

24 ocak kararları türkiye'yi ekonomik olarak dünya sahnesine çıkarmış ve onu ekonomik güçlerden biri konumuna getirmiştir, bu kararlar ülkeyi serbest pazar ekonomisinde limoncu haline getirdi diyenler ise en büyük vatan hainidirler!

fethullah gülen, hoca efendi'dir; feto diyenler kâfirdir!

tekel direnişçileri marjinal gruplardır!

...



12 Şubat 2010 Cuma

istinye, lodos ve siz

istanbul'un gece vakitleri ne güzel yahu, hele bir de lodos eşlik ediyorsa bu şahaneliğe.

istinye iskelesi'nden en liberal zamanların mimarisi 2. boğaz köprüsü, yani fsm köprüsü manzarası. (acaba adının bu şekilde kısaltılacağını düşünmüş müdür fatih, ne dersiniz?) müthiş manzara ama ben orasında da değilim pek, rüzgar eserken istinye koyu'nun güzelliği insana huzur veriyor, tüm kargaşanın, gürültünün, yozlaşmanın arasında.

istinye! bir zamanların rum köyü, sonraları işçi semti, şimdiyse kapitalin çarkına bir yerinden tutunmuş geçmişiyle şimdisi arasında kopukluklar yaşayan yapıların, insanların semti. ve semtin tepelerinden birinde abd konsolosluğu.. sanki bu semtin "canına okuyor", semtin geçmişiyle alay ediyor.

istinye.. hastanesinde doğduğum semt.. ben işçi semtinin sonlarına doğdum, büyürken istinye "gelişti", gelişmek ne de kapital bir anlam içeriyor insan havsalasında..

her şeye rağmen; doğa nasıl güzel yaratılmışsa artık, her türlü insan kirliliğini dahi örtüyor esen bir lodos..

kışın istinye'de sokaktaysanız ve lodos esiyorsa korkmayın, yaşıyorsunuz demektir.

4 Ocak 2010 Pazartesi

vavien!




günaydın gerçekten de toplum içi ilişkilere, en önemlisi aile kurumu üzerine bayağı kafa yormuş onu anlayabiliyoruz. mevcut iktidarın yansımalarını filmin detaylarında fark edebiliyoruz. toplum içinde ayıp olarak karşıladığımız her şeyi, tek başımıza kaldığımızda nasıl da korkusuzca ve çekinmeden yapıyoruz hem de nasıl da kendimizi aldatarak, bunu görebiliyoruz.

toplumda birey olarak öyle soyutuz ki hemen arkamızda birinin var olması olasılığı bize büyük korkulara neden olabiliyor, celal'in film boyunca yaşadığı ürkmeler filmi izlerken anlamlı hale geliyor.

kadın'ın hayatımızda oynadığı rol de filmde esaslı şekilde ele alınmış, sevilay ne yapıyor yemek yapıyor, partide kadın kollarına gidiyor, kocasıyla olan derdini kocasına açamıyor tabi ki, imdada kadın kollarındaki arkadaşı yetişiyor ve bir de vekil hanım! iktidar, aile içi ilişkilere de çözüm bulmaya çalışıyor değil mi, tabi düşündüğü sadece kendi menfaati bi yerde. film içindeki dolmalar ve pideler (kıymalı)..

iktidar yapısı ve onun örgütlenişi olayına gelirsek, "para var huzur var" diyebiliriz.
para olduğu sürece suni mutluluk pompası aileleri ayakta tutabiliyor. tabi bu sürede yine kaçış istekleri ya da aileden gizlenen kaçamak ilişkiler sürebilir. samsun'a gitmek fikri, celal'in hep aklında, o ulaşamadığı kadının hep hayaliyle yaşıyor!

toplumsal ilişkilerde herkes bir şeyleri birilerini aldatıyor ve yazık ki biz de bu aldatışın içindeyiz. kimse filmde gördüklerim çok kurgu, yok öyle şeyler demesin. akşam evine döndüğünde filmin kısa metrajıyla karşılaşabilir.


2 Ocak 2010 Cumartesi

yeni yılımız 2010


yeni yılın ilk günü geçti, blogumdaki ilk yazımı 2 ocak günü yazmış oluyorum demektir bu.
yeni yıla yine eğlencelerle! girdik. ben pes atarak girdim yılım öyle devam etsin diye. komik dimi insanlar vur patlasın çal oynasın giriyorlar yeni yıla, mutlu bir yıl geçirebilmek için, tabi eğlendikleri mekanın kapısındaki mendilci çocuğu her seferinde pas geçerek..

insanlar kendini yine alkole verdi, bilemiyorum yazısız bi kural oldu bu yılbaşı gecesi (yılbaşı aslında 1 ocak'tır ya onu da anlamış değilim) evet yılbaşı gecesi insanlar kendilerini dağıtmalı, sınırsız alkol tüketmeli, ağzına yıl içinde alkol süren bir adam değil misin, olsun ne fark eder ki sana birileri bugünün yılbaşı olduğunu söylemiş, içeceksin elbet.

31 aralık geceleri küçüklükten beri bana bi garip gelmiştir. tv'lerde özel seçme programlar yayınlanır, tabi bu programları şovları o gece sadece orta sınıf ve yoksullar izleyebilir. zenginler dışarıda eğlencenin dibine vurmaktadır o sularda. evet garip gelmiştir çünkü ben hiç bir yıl değişikliğinde kendi yaşantımda bir farklılık görmedim hissetmedim de, yılbaşı kutlama pompalamalarının amacı ekonominin bi nebze canlanması içindir galiba.

günler öncesinden programlar yapılır yılın yorgunluğunu atmak için. yeni yılın büyük bir umutla güzel şeyler getirmesini beklemedir aslında tüm bu sevinç gösterilerinin amacı. yani en azından insancıklar öyle zannediyor, öyle bellemişler.

ben yeni yıla girdim, yaklaşık 20 yıldır da giriyorum. ülkem yine esir, insancıklarım yine kendinden habersiz, yaşadıkları coğrafyaya duyarsız. ben yeni yıla girdim dünyamda yine savaşlar var, derisi kara insanların memleketlerinde kabile savaşları var hala, açlık var. bu kara kıtanın sırtından geçinen beyaz kurtların dişlerinde hala kan damlaları..

benim ülkemde yine etnik sorgulama var, ben türküm ama ben kürtüm, e o zaman ben de çerkezim, ben lazım ama türkiye benim en değerli varlığım...

100- 150 sene öncesine kadar benim bir arkadaşım vardı adı aleko adı teodorakis adı hrant adı agop adı... nerde onlar sahi sesi sesime yabancı şimdi. adını çağırıyorum aleko diye, duymuyor beni. cemal diyor agop, duymuyor cemal onu. o şu anda ciwan'la münakaşa ediyor, bişeyler anlatmaya çalışıyor alper dilan'a ama onları dinlemiyor hiç mete ile xece..

cemal, aleko'nun agop'un sesini kaybetti kulaklarında, umuyorum ki yeni yılda hatırlar alper şiwan'ı, havin anlar hilâl'i.

yeni yılda daha çok düşünmek daha çok anlamak daha çok sorgulamak daha çok yaşamak için yaşayalım!