9 Ekim 2011 Pazar

Deniz'ler - Attilâ İlhan - Ahmet Kaya

9 Ekim 1971'de Deniz, Yusuf ve Hüseyin idam cezasına çarptırıldı.

Tam 34 yıl 1 gün sonra, yani 10 Ekim 2005 günü Türk edebiyatının kasketli kaptanı Attilâ İlhan, Hakk'a yürüdü.

Kaptan, 6 Mayıs 1972'de radyodan Denizler'in idam edildiği haberini duyduğunda üzüntüsünden bir şiir kaleme aldı.

Yıllar sonra Ahmet Kaya, hikayesini bilmeden bu şiiri besteledi.

Müjgan, "kirpik" demekti.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Kızılırmak kan olur, temizlemek hepimize düşer..


"acılar ey acılar
işsizlik acısı
özgürlük acısı
bağımsızlık acısı ey
ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı
ey hergün ölüm
ey hergün ölüm
toplanın
birleşin
bir olun
acıların şâhı gibi gelin üstüme
gelin
ve bitsin şu iş" 
Hasan Hüseyin Korkmazgil

20 Haziran 2011 Pazartesi

From The Regional Power To The World Power

A world power is a  state that has the ability to head its influence on a global area. On account of this, a state must have some skills and some qualities for being a world power. If we can mention about one state as a world power, this state must have four axes of power which are political, economic, military and cultural.
Political scientists define power in the international political system as the potential to influence other states. Such potential derives from a mix of elements, both tangible and intangible. These elements include natural resources, industrial capacity, military forces, population size, and popular support for the government. Economic capability determines the military potential of individual states. For this reason, the best single indicator of a state’s great-power potential may be its total gross domestic product (GDP), which measures the total value of goods and services produced in a given time period. The GDP provides a rough indicator of an economy’s size, technological level and wealth. (Howard, Asistant Professor, School of International Service, American University, 2008) These qualities point out that only United States of America (USA) is actually a world player. Especially after Cold War and collapse of Soviet Union (USSR), USA became a absolute global actor in the world. About dominance of USA Zbigniew Brzezinski told that “Hegemony is as old as mankind. But America's current global supremacy is distinctive in the rapidity of its emergence, in its global scope, and in the manner of its exercise. In the course of a single century, America has transformed itself and has also been transformed by international Dynamics from a country relatively isolated in the Western Hemisphere into a power of unprecedented worldwide reach and grasp.” (Brzezinski, The Grand Chessboard, April 1997)
 On the other hand, there are considerable rising powers in some areas of the world. Regional power is a state which has power in own geography. These states have not a huge hegemony in international system. I think, we may call them as soft power, because regional powers generally have political, economic and cultural powers, not effective military force. For example, European Union (EU) is an important actor in the political system. But EU mostly exert own soft power like economic and cultural operations. Also EU’s certain members have a major position in global politics. And members of union have an important economic and cultural relations with other regions. But this superiority is not operative as union. Despite EU is a world power, it couldn’t establish a determinative hegemony in the international arena.
 Also, BRIC (Brazil, Russia, India, China) states are important regional powers. And we can define them as “regional hegemons”. (Myers, Regional Hegemons: Threat Perception and Strategic Response, 1991) BRIC states are potential candidate country for status of a world power. Also Mexico and South Africa can be counted in this group. These states have a great growth rate and a lot regional cooperations, organizations. But it is not sufficient to be a world power. These regional powers must be more effective in international organizations, in direction of international politics, in international economy relations. For example, Turkey which is also a regional power, struggle to be represented more in global scale. Certainly, the end of the Cold War have created many opportunities and space for the emergence of new regional powers. For example, Brazil has actively pursued a policy of greater engagement, both economic and political with its neighbours. Brazil has struggled to improve relations with its neighbours to work up South America’s economic and political integration. With this actions, Brazil wants to ensure its regional hegemony to get skills of world power. Also Brazil has played an increasingly important role in the World Trade Organisation (WTO) and also has led the United Nations Stabilisation Mission in Haiti since 2004. During the last twenty years, Brazil’s presence and influence in the world has grown significantly. (Bethell, Brazil: regional power, global power, Open Democracy website, 2010) Therefore Brazil has a huge influence in the own region and this state maybe would try to pass from status of soft power to status of hard power.
Finally, regional powers shape the composition of policy in a regional area with actually depending on world powers’ policy. Characteristically, regional powers have capacities which are effective in the their own region but not have abilities as a world power at a global scale yet. The regional powers should try to upgrade their positions according to conjucture for acquiring character of global power.

15 Haziran 2011 Çarşamba

14 Haziran 1925'te Göztepe kuruldu.
15 Haziran 1925'te Attilâ İlhan doğdu.

Ama O Karşıyakalı oldu.



24 Mayıs 2011 Salı

TSK’NIN TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ ROLÜ

Her devletin olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucu bir kadrosu ve kutsanmış simge isimleri mevcuttur. Kuruluş aşamasında yaşanan tasfiye hareketleri sonucunda rejimin simge isimleri olarak Mustafa Kemal, Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü ön plana çıkmaktaydı. Bu üç ismin asker kökenli olması şaşırtıcı bir sonuç değildir. Çünkü; bu yeni devletin ortaya çıkışı, anti-emperyalist fikirler taşıyan Kurtuluş Savaşı’nı komuta eden askerlerin önderliğinde olmuştur. Bu tarihsel arka plan Türkiye’nin iç ve dış politikada askerin sahip olduğu pozisyonu her daim koruyabilmesini beraberinde getirmiştir.
Uluslararası konjonktüre ve iç politikaya bağlı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), dış politikanın belirlenmesi noktasında aktif rol oynamıştır. 1950’de Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesi neticesinde siyasette nispeten artan sivilleşme olgusu ve dış politikanın belirlenme mercii olarak daha çok Dışişleri Bakanlığı’nın ön plana çıkması gibi etkenler TSK’nın etkinliğini azaltmıştır. Fakat, 1960 Darbesi ile TSK iktidarı ilk defa açıkça ele geçirmiş ve bundan böyle de sivil politikacıların üstünde gölgesini her daim hissettirmiştir. TSK’nın 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 gibi diğer müdahalelerinde görüleceği gibi sözde amaç; bozulan düzeni ve kardeşlik ortamını yeniden sağlamak ve laik ve demokratik cumhuriyet rejimini tehlikeden kurtarmaktır. Ancak, bu askeri müdahalelerin dış destekli, özellikle ABD destekli olmaları dolayısıyla daha farklı amaçları olabileceği akla gelmektedir. SSCB’nin komşusu durumunda olan Türkiye, Soğuk Savaş yıllarının anlayışı doğrultusunda ABD açısından büyük önem arz etmekteydi. Bu nedenle de ilişkiler, NATO güvenliğini sağlamak açısından daha çok askeri anlaşmalar ve yardımlar üzerinden yaşanıyordu. Dolayısıyla bu süreçte TSK dış politikanın belirlenmesinde önemli bir role sahip oldu.
TSK’nın bu faaliyetlerinin yanında 1961’de kurulan OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) ile de liberal sisteme adapte olması amaçlanmaktaydı. Zaten NATO’ya bağlı bir ordu olan TSK, Batı’nın değerlerini ekonomik alanda da sahiplendi ve kâr amacı güden bir ekonomik güç haline de geldi. 1980 Darbesi ile 24 Ocak Kararları daha keskin bir şekilde uygulanması ve Batı liberalizmine tüm kapıların açılması sağlandı. TSK da bu süreçte iş adamları ile olan işbirliğinden de faydalanarak Türkiye ekonomisinde edinmiş olduğu yeri sağlamlaştırdı.
12 Eylül Darbesi sonrası yaşanan dönemin dış politikaya dair taşıdığı önem, TSK’nın Türkiye’nin dış politikasını belirlemede mutlak güce ulaştığı dönem olmasıdır. 1980-83 arasındaki 3 yıllık demokrasiye geçiş döneminde TSK tarafından yeni dönemin dinamiklerine uygun olarak biçimlendirilen Türk dış politikası, 1983-93 arasında Özal tarafından idare edilmiş gibi gözükse de Özal’ın uyguladığı politikanın temelinin 12 Eylül Darbesi’ni yapan TSK tarafından atıldığı bir gerçektir.
‘90’larda ise TSK Türk dış politikasındaki etkisini bir hayli arttırmıştır. Tehdit algılarının birçok odaktan algılandığı bu yıllarda TSK, caydırıcı bir güç olarak ‘zorlayıcı diplomasi’ yöntemini uygulamıştır. PKK’ye destek veren ve Abdullah Öcalan’ı himaye eden Suriye’ye karşı ve Rusya’dan S-300 füzeleri almak isteyen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne karşı oluşturulan dış politikalar bu yönteme örnek gösterilebilir.
TSK, bir NATO ordusu olmasının da katkısıyla uluslararası sistemle bütünleşme anlarında - başka bir deyişle ülkenin kırılma anlarında – hep söz sahibi olmuştur. TSK’nın korku tabuları yaratarak iç politikada kazandığı bu meşruiyet ile Türkiye’nin dış politikasına yön verebilmeyi başardığı aşikârdır. Tüm bu faaliyetlerinde sahip olduğu uluslararası dolaylı desteğin ise yadsınması zor gözükmektedir. Öte yandan OYAK’a sahip olmanın verdiği ekonomik güç de TSK’nın ekonomik sistemle bütünleşerek mevcut sistemin söz hakkına sahip bir parçası olmasının yolunu açmıştır. 2000’li yıllarda hem ülke içi siyasette hem de dış politika oluşturma hususunda etkisi büyük ölçüde azalan TSK, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kırılma anında bu kez oyun dışı kalmış gibi gözükmektedir.

10 Mayıs 2011 Salı

ULUS-DEVLET İNŞASINDA AZINLIK SORUNU

Azınlık kavramı, esas olarak ulus-devlet’in inşası sürecinde tartışılmaya başlanmıştır. Ulus-devlet’in yaratılması sürecinde faydalanılan fakat diğer yandan da baş ağrıtan bir olgu olarak da görülebilir. Bir ulusun inşa edilebilmesi dolaylı olarak bir “öteki”nin oluşturulması ve onun bu yeni yapıdan dışlanmasından geçecektir. Bu algının ortaya çıkışı ise 1789 yılında olacaktı. Fransız Devrimi ile cin bir kere şişeden çıkmıştı. Özgürlük, kardeşlik, eşitlik temelinde gerçekleşen bu devrim ve sonrasında yaşanan olaylar ulus-devlet’in fikri temelini ortaya koymuştu. Tüm yerleşik düzeni bozan bu cin’in tekrar şişeye sokma çabası ise Auguste Comte’un “order and progress” sloganıyla pozitivizm akımını ortaya atması ile gerçekleşecekti. Bu düşünce, sarsılan toplumsal düzeni yeniden inşa etmekte ve uluslararası sistemi yeni bir dengeye getirmekte müthiş bir araç haline gelecekti.
Meşruiyetini din temelinden alan hanedanlık ve krallık gibi yönetimlerden, dini de tekeline alan ulus temeline dayalı ulus-devlet yönetimlerine geçiş aşaması gerçekten de sancılı bir süreçtir. Önceden imparatorluk sınırları içerisinde hükümdara bağlı ve belli bir tebaanın parçası olan topluluklar; bundan böyle kendilerini sınırları belirli bir toprak parçasında yaşamakta olan belli bir ulusun bir yurttaşı olarak tanımlamaktaydılar. Sadece birkaç Avrupa devletinde ortaya çıkan bu ulus-devlet tanımlamasının diğer devletlere yayılması ise savaşlar neticesinde olacaktı. Statükoyu savunanlar ile revizyonistleri karşı karşıya getiren bu savaşlar sonunda sistem yeniden düzenlenmiş ve ortaya yeni ulus-devlet’ler çıkmıştır. Bu kırılma anları ise I. Dünya Savaşı sonrası, II. Dünya Savaşı sonrası ve Soğuk Savaş sonrası gerçekleşmiştir. Bu bir rastlantıdan ibaret değildir, çünkü bu anlar uluslararası sistemin yeniden belirlendiği ve toprak bölüşümünün tekrardan ele alındığı dönemlerdir. Bu da ulus-devlet’in kapitalizm ve, Marxist okumada onun son noktası olarak anılan, emperyalizm ile olan ilişkisini göstermektedir.
Türkiye’de azınlık tartışması ise Lozan Antlaşması’na bağlı olarak gelişmiştir. Bu antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki azınlıkları sadece gayrimüslimler olarak saymaktadır. Bu durum, ulus-devlet inşası sırasında oluşan Türk tanımının İslam ile olan bağlantısına bir işarettir. İmparatorluk geçmişini miras olarak alan Türkiye Cumhuriyeti, bir ulus-devlet olma şiarını benimsemişti. Devralınan bu miras içindeki mevcut toplum, kozmopolit görünmekle birlikte aslında birbiriyle iç içe geçmiş kültürel bağlar da içermekteydi. Bu durumda, ulus-devlet inşasında kültürel bazlı kriterin mi yoksa etnisite kriterinin mi esas alınması gerektiği bir tartışma konusu olarak önümüze çıkmaktadır. Dönemin ABD Başkanı Wilson’ın dünya siyaset sahnesine kazandırdığı “self determination” hakkı ile özgür uluslar kendi geleceklerine kendileri karar verebilmeliydiler. Peki bu hak, etnik temelli bir ulus-devlet inşasını mı yoksa azınlıkları da içerisine alan daha geniş ve ortak tarihsel geçmişi de içinde barındıran bir ulus inşasını mı çağrıştırmaktadır? Bu sorunun cevabı muğlak olmakla birlikte, Türkiye’deki gelişimi açısından anlamlandırılmaya çalışılabilir. Kuruluş yıllarında, “zengin bir hatıra mirasına sahip olmak ve birlikte yaşama hususunda ortak istekte samimi olmak” şeklinde özetlenebilecek bir anlayış mevcuttur. Lozan Antlaşması’nda azınlık hakları teslim edilen gayrimüslimler, bu anlayışa göre Türk vatandaşı olarak görülmekte ve Müslüman nüfustan farksız olarak eşit vatandaş statüsünde sayılmaktaydı. Ancak bu anlayışın hükmü çok fazla sürmemiştir. 1930’dan itibaren uygulamaya koyulan ideolojik devrim çalışmaları da “makbul Türk vatandaşı” tipinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi unsurlar da Türklüğün etnik açıdan ele alınmasına zemin hazırlamıştır.
II. Dünya Savaşı sırasında uluslararası arenada yaşanan gelişmeler de Türkiye’deki azınlıklara bakış açısını etkilemiştir. Nazi sempatizanı hükümetin de desteğiyle ülke içindeki Türkçü-Turancı unsurlar güçlenmiş ve yaptıkları neşriyatlarla kamuoyu içerisinde azınlıklara karşı bir atmosferin oluşmasında pay sahibi olmuşlardır. Bu dönemde, özellikle Yahudi azınlık üzerinde oluşan bu tepkinin temelinde, Yahudi nüfusun ekonomi üzerindeki rolüne duyulan tepki ve Siyonizm’in Komünizm ile bağıntılı olduğu iddiası bulunmaktadır. Ulus-devlet olma sürecinde “milli” ekonominin kurulmasına gereksinim duyulması, dönemin etnik açıdan tanımlanmak istenen Türklük kavramına da paralel bir davranıştır.
Bir diğer azınlık unsuru olan Rum nüfus ile ilişkilerin gerginleşmesi de yine bir dış gelişme olan Kıbrıs Meselesi’nden kaynaklanmaktaydı. Lozan Antlaşması ile İngiltere’ye bırakılan Kıbrıs’ın dekolonizasyon sürecine bağlı olarak İngiltere hakimiyetinden çıkma aşamasına geldiği noktada Türkiye, kendini bu sorunun içinde bulmuştu. Yunanistan’ın ve Kıbrıs’taki Rum nüfusun amacı olan Enosis politikası, 1955’te Türkiye’de 6-7 Eylül olaylarının yaşanmasına kadar varan hadiseleri beraberinde getirecekti. Bu olayın yaşanması sonrasında Türkiye’de bulunan Rum azınlığın ülkeden büyük ölçüde ayrılması da 6-7 Eylül’ün kayda değer bir sonucudur. Olayın kimler tarafından organize edildiği muğlak da olsa, ulus-devlet sürecinde toplumun homojenleşmesini isteyenlerin yararına bir durumun ortaya çıktığı göz ardı edilemez. Bu durum, Kıbrıs Meselesi’nin bu düşünceye sahip kişilerce bahane edilerek; Rum azınlığı ülkeden ayrılmaya zorlama girişimi olarak da okunabilir.
Azınlık meselesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihi içinde dış olayların yanı sıra iç dinamiklerin de etkisinde gelişmiştir. İmparatorluk mirasına ve geleneğine sahip olan bu toplumsal yapının ulus-devlet yapısına geçişi epey sancılı olmuştur.

26 Nisan 2011 Salı

II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI BATI ETKİSİNDE TÜRKİYE

II. Dünya Savaşı, her yönüyle birçok yeni dinamiği belirleyen ve paylaşım sorununu belli bir oranda çözümleyerek uluslararası sistemin geleceğini biçimlendiren bir süreç olmuştur. İkiye bölünen uluslararası sistemde sosyalist modeli temsilen SSCB, kapitalist modeli temsilen de ABD birer başat güç olarak ortaya çıkmıştır. Farklı ekonomik ve siyasal sistemleri benimsemiş olan bu iki eski müttefik, yeni dönemde rakip haline geldi. Diğer devletler de bu ikili kamplaşmanın etkisiyle yeni sistemde kendilerini hangi cephede konumlandıracağına karar vermek durumunda kalıyorlardı. Türkiye de “özgür dünya” olarak nitelenen Batı Bloku’nda bulunma isteğini, II. Dünya Savaşı’nın sonlarında Mihver’e savaş açmasıyla göstermiş oldu.
Ancak, Türkiye’nin bu isteğini beyân etmesi Batı Bloku’nda yer edinebilmesi için yeterli değildi. Bu nedenle iç siyaset içerisinde birtakım öğelerin ortaya çıkması, bazı öğelerin ise tehdit oluşturamayacak bir duruma indirgenmesi gerekiyordu. Bunun içindir ki İsmet İnönü, nam-ı diğer Millî Şef, çok partili sisteme geçiş kararını açıkladı. Niyazi Berkes’e göre aslında uysallaştırılmış bir muhalefet partisinin kurulması hedeflenmekteydi. Bürokrasi, Baskın Oran’ın da belirttiği gibi siyasal alanda Tek Parti’yi, ekonomik alanda ise Devletçiliği bir koz olarak kullanmaktaydı. Kanımca, bu hedefin arkasında ticaret burjuvazisi ile olan rekabetinde, özellikle savaş dönemi yaşanan zenginleşme sonucunda, bürokrasinin geri plana düşmesi ve bunun üstüne bir de siyasal üstünlüğünü kaybetme tehlikesinin olduğu düşünülebilir. Nitekim daha sonraki dönemde görüleceği gibi Batı Bloku’na içkin bir değer olan liberal ekonomi sistemine geçiş için yapılacak reformlara dair CHP önde gelenlerinde birtakım gönülsüzlükler ve eleştiriler görülmüştür. Uysallaştırılmış bu muhalefet partisi içerisinde dönemin güçlü figürlerinin yer alamaması ise toplumun desteğini arkasına alabilecek şahsiyetleri karalamak için ortaya atılan komünistlik suçlamaları ile sağlanmıştır. Daha sonraki dönemlere de sirayet edecek olan bu algılama, muhalif kişileri karalamakta kullanılan “Sovyet Uşağı”,“Komünistler Moskova’ya” gibi tahrik edici sloganlarla da etkisini sürdürmüştür.
Türkiye’nin kuruluş yıllarından beri Sovyetler Birliği ile olan yakın ilişkilerinin, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren bozulmaya başladığı bir gerçektir. SSCB’nin Türkiye’den toprak talebi ve Boğazların statüsünde değişikliğe gidilmesine yönelik arzusu Türkiye’nin Doğu Bloku’nun karşısında mevzilenmesine ortam hazırlamıştır. Ancak, bu durumun İnönü tarafından Batı Bloku’na dahil olabilmek ve ABD’nin koruma kalkanı altına girebilmek adına abartılmış söylemler olduğu iddiası da dikkate değer bir husustur. Özellikle, çok partili hayata geçilirken sosyalist partilerin de kurulmasına izin verilmesi ve hemen akabinde bu partilerin kapatılarak komünizm tehlikesi ülkede had safhadaymış gibi gösterilmeye çalışılması da bu iddianın gerçek olabilme ihtimalini desteklemektedir.
1945 sonrasında yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye sadece siyasi açıdan değil, ekonomik ve kültürel açıdan da ABD önderliğindeki Batı’nın değerlerine uyum sağlayabilmek adına reformlara girişmeliydi. 1946 yılında alınan 7 Eylül Kararları sonucu Türkiye’nin ekonomisi ABD’nin ekonomik etkisi altına girmekteydi. Kanımca 7 Eylül Kararları’nın Türkiye ekonomisinde meydana getirdiği etki, 1980’de alınan 24 Ocak Kararları’nın paralelinde bir etkidir. Yani alınan bu kararlar aslında mevcut egemen ekonomik sisteme adapte olma çabasından ibarettir. Diğer yandan, 1947 yılında kabul edilen Truman Doktrini ile ABD, dünya egemenliğini ilan ediyordu. Bu doktrin ve arkasından gelen Marshall Yardımları neticesinde ABD kendi siyasal gücünün yanında kendi kültürel ve ekonomik gücünü de ihraç ediyordu. Thornburg Raporu ile Türkiye’nin de bu Amerikan tarzını ithal etmesi uygun görülmüştü. Bu duruma kültürel açıdan bakacak olursak; liberal düşünce, Türkiye basınında etkisini göstermiş ve önceleri tabu olarak görülen konular basında daha çok işlenerek görece muhafazakâr nitelikte olan Türk kültürünün Amerikanlaşması sağlanmıştır. Ekonomik açıdan ise liberal sistemin zenginliğe yönelik vurgusu vasıtasıyla özgür bireylere bir tüketim ideolojisi aşılanıyordu. “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” temalı seçim sloganları da bu ideolojiden etkilenmiş gibi gözükmektedir. Böylece Türkiye siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan ABD etkisine girerek içinde bulunduğu Batı Bloku’nun değerlerini içselleştirecekti. Ancak kanımca Türkiye’de oluşan iç dinamikler bu etkinin çok geniş bir kesimi etkisi altına almasına engel olmuş ve sol görüşün toplum içinde yükselmesi bu ideolojik ihraca tepki gösterilmesini sağlamıştır. Buna karşılık liberal sistemin buna tepkisi ise yukarıda da değindiğim gibi 24 Ocak Kararları’nı Türkiye’ye kabul ettirmek şeklinde olacaktır.
Çok partili hayata geçerken liberalleşen siyasal ortamdan faydalanmak isteyen bir diğer unsur ise Türkiye’deki gayrimüslim azınlıktı. “Özgür dünya”dan yana seçimini kullanan, belki de bu seçeneği kullanmaya mecbur kalan Türkiye’nin Tek Parti dönemine göre demokratikleştiği düşünülen bir ortamda, azınlık unsurları da oy potansiyelleri ve lobi faaliyetleriyle siyasal sistem içinde çıkarlarını savunmayı amaçlamıştır. DP’yi kendine yakın bulan azınlıklar, DP’nin dış politikada ve azınlık sorunlarında CHP’den farklı olmayan tutumu karşısında hayal kırıklığına uğramıştır.

18 Şubat 2011 Cuma

Nereden Nereye!..


"Rahatsızlık duyan varsa stada gelmesin, eve gitsin!" 2011, Bernd Schuster



"Ahmet Dursun, Seba gitsin!" 2000, Beşiktaş Taraftarı

12 Şubat 2011 Cumartesi

...

Dünya, bir ülke..
Türkiye..
Televizyon ekranı, LCD..
İzleyici, kadın..
Ekranda, yarışma..
Sunucu, erkek..
Yarışmada soru, "Hangisi daha önce suikaste kurban gitmiştir?"
John Lennon.. Abdi İpekçi..
Yarışmayı izleyen kadın, şıklarda bir baba..
Oda, sessiz..
Babanın kızı, buz..
Cevap, John Lennon..
LCD, gürültü..
Kadın, hiç..
Babası öldürülen kız, ne hisseder?..
Cevap, umrunda mı..
Şair soruyor, "Sizin hiç babanız öldü mü?"
Neresinden baksan, hüzün..
Peki ya, sizin hiç babanız öldürüldü mü?..