15 Ağustos 2010 Pazar

Bu ülkede "kör" ölür badem gözlü olur..

Neden öldükten sonra kıymet kazanıyoruz, neden şarkılarımız biz göçtükten sonra ekranlarda çalınıp söyleniyor, neden şiirlerimiz biz gittikten sonra okunuyor hem de kendi sesimizle bant kayıtlarından?

Yoksa biz utanıyor muyduk bu insanlardan ya da korkuyor muyduk görüşlerinden, savunduklarından dolayı sevmek istemiyor muyduk o kimseyi?

Bir değil iki değil başka memleketlerde öyle midir bilemiyorum ama en azından bizim memlekette öldükten sonra değer kazanırsın. Evet çoğu üretken, galiba gerçek üretken demeliyiz çünkü safsatacılar ve uşaklar para kazanmanın yollarını çok iyi bilirler. Çoğu gerçek üretken; şair, yazar, şarkıcı, tiyatrocu, sinemacı; topluma kendilerini sunmuş kimseler yaşadıkları süre boyunca çok da iyi yaşam kalitesi elde edemiyor. İşin komik yanı şu ki; bu gerçek üretkenler bu dünyadan göçtüklerinde, eserleri satış patlaması yaşıyor.

Peki bu neden böyle?

Karadeniz’in asi çocuğu denince bu memlekette herkesin aklına gelecek bir isim Kâzım Koyuncu..
O kendi deyimiyle 'önce müzisyen, sonra Karadenizli ama her şeyden önce devrimci'ydi. Bilenleri, sevenleri çoktu evet, yani belli bir kesim cidden onu seviyor, şarkılarını dinliyor, konserlerini kaçırmıyordu. Ne yazık ki o değerli Karadeniz çocuğu bir yaz günü hayata gözlerini yumdu. O artık yoktu ama sevenleri onu unutmadılar, Kazım "şarkılarla geçti aramızdan". Kâzım'ın ardından gençlik yıllarında onu -ki Kazım hep gençti- sevmeyenler, onu okuduğu fakültede eğitimini sürdüremeyecek hale getirenler dahi bir anda Kazım'ı sahiplendiler. O, artık Karadeniz'in sembol ismiydi adeta; asi, müzisyen ve inandığı değerleri savunan..

Kâzım sadece bir örnek. Önemli tiyatrocular, devlet sanatçıları, eski Yeşilçam yıldızları borç batağının içinde hayata gözlerini yumuyorlar ve arkalarında sevenleri ve de sonradan "bu adam ne kadar değerli bir insanmış" diyerek bazı şeyleri kavrayanların vızıltıları kalıyor. Gerçek üretkenler, topluma kazandırdıkları neticesinde hak ettikler sevgiyi, saygıyı ve de rahatı hayattayken bir türlü elde edemiyorlar. Herkeste bir "kötü yanını bulayım da onu engelleyeyim", "benim gibi düşünmüyor o varsın geri dursun, gözükmesin ortalıkta fazla" gibi garip, bencilce bir düşünce var.

Ne zaman ki eğitim seviyemiz yükselir, ne zaman kendini yetiştirmiş insan sayımız bu ülkede belli bir orana gelir, ne zaman özenti olmadan hem geldiği yeri bilen hem de çağdaş -çağdaşlık asla her şeyiyle Batı demek değildir- dünyaya kapıları kapalı olmayan bir nesil yetişirse, işte o zaman bilin ki gerçek üretkenin ve insan olmanın kıymeti o derece bilinecektir. Değer bilmelerimiz, sadece cenaze törenlerinde o kişi için son görevimizi yapmaktan ibaret olmasın. Böylesi oldukça komik ve hiç de samimi değil.

04.03.2009

Devrim Arabaları


27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile birlikte Türkiye’de demokrasi sekteye uğramış ve sonrasında oluşturulan Milli Birlik Komitesi, seçimlerin yapılması ile tekrar demokratik hayata geçilen 15 Ekim 1961 tarihine dek bir cunta olarak iktidarda kalmıştır. Milli Birlik Komitesi’nin başında, daha sonra devlet başkanı da seçilecek olan Cemal Gürsel , nam-î diğer Cemal Aga bulunmaktadır.

Otomotiv Endüstri Kongresi sonrası verilen davette iş adamları, gazeteciler ve bürokratlar ülkenin kalkınmasına ilişkin konularda tartışırlarken ülkenin içinde bulunduğu şartlar ve teknolojik yetersizlik gibi konularda ifade edilen görüşler, Cemal Aga’yı kızdırır ve bunun üzerine Cemal Gürsel, bu ülkenin otomobil bile imal edebileceğini dile getirir. Sonrasında ise olaylar gelişir, her türlü karşı çıkma ve engellemelere karşın Cemal Gürsel otoritesini de kullanarak, ilk yerli otomobilin yapılması emrini verir ve yaklaşmakta olan Cumhuriyet Bayramı’na kadar adı Devrim olacak olan bu otomobilin yetişmesini ister.

Verilen emir doğrultusunda Devlet Demir Yolları’nda görevli 23 mühendis bu iş için görevlendirilir. İlk yerli otomobil Devrim’i yapabilmek için mühendislerimizin sadece 130 günü ve çok kısıtlı bir bütçesi mevcuttur. Eskişehir’de kendilerine tahsis edilen eski bir atölyede tüm zorluklar ve engelleyici girişimlere karşın büyük bir dayanışma ve özveri ile çalışan mühendislerimiz kendileri için büyük önem taşıyan ve bir nevi onur meselesi haline gelen Devrim’ in yapımını gerçekleştirirler.

Filmin tümünü göz önüne alacak olursak, bir türlü bir bütünlük içinde olamayışımıza, ülke adına önemli ve ufuk açıcı işler için çabalanırken, gerek basın gerekse bürokratlar ve diğer güç odaklarının bu gelişmelere destek olmak yerine aksine sadece çıkarlarına uygun düşmediği için köstek olduklarına tanık olmaktayız. Ayrıca, bir esnaf karakteri üzerinden halkın da yerli otomobil yapımı hakkındaki görüşü anlatılmak istenmiş ve halkın belli bir kesiminde hakim olan "Yabancılar kalitelisini yapar, Türk malı ise kötüdür" anlayışı kaydedilmiştir.

Diğer yandan filmde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, özellikle Cemal Aga’nın 29 Ekim resmi geçidini Devrim ile gerçekleştirirken otomobilin yolda kalması ve sonrasında gazete ve radyolardan söylenen "Devrim yolda kaldı!" ifadesi Türkiye’de bazı şeylerin içeriğinden ve devamlılığından çok onun tanıtılmasının ve reklamının daha önemli görülmesini ve tüm çabaların sonucunun sırf bir ego okşamaya temellendirilmesi anlayışını ortaya koymaktadır.

İlk yerli otomobilin adının "Devrim" olması da düşündürücüdür. Bu isim bir yandan 1960 askeri darbesinin siyasal boyutu göz önünde tutulduğunda darbenin bir devrim olarak yansıtılmak istenmesinin neticesi olabilir. Farklı bir açıdan bakarsak ise, bir Türk otomobilinin yapılması, bir teknoloji atılımının sembolü olacak ve dışa bağımlı sanayi ve ekonominin kırılmasında bir kilometre taşı olacaktır.

Cemal Aga’nın "Garp kafasıyla araba yaptık; şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk" sözleri de ülkemizin günümüzde hala sorun teşkil eden doğu aidiyeti mi yoksa batı aidiyeti mi gibi tartışmaları akla getiriyor.

Devrim otomobilinin yapımı aşamasında, atölyedeki çalışmaları yerinde izlemeye gelen yabancı mühendislerin Devrim hakkındaki sözleri de oldukça dikkate değer: "Yapabileceklerine inanmaları, yapmalarından çok daha önemlidir."

Devrim Arabaları filmi, Türkiye’nin 60’lar gibi zorlu bir dönemeçte bir avuç Türk mühendisin tüm yetersizliklere ve karşı koymalara rağmen yerli malı bir otomobil yapabileceklerine inanmaları ve bunu sonuç ne olursa olsun başarmalarını anlatan etkileyici bir filmdir. Her zaman "Bu memleketin olmayacak hayallere verecek parası artık yok!" diyenlerin yanında "Eğer biz yapabileceğimizi gösterirsek neler olabilir, neler değişebilir?" diyenlerin de olduğu ve olacağı asla unutulmamalıdır. Maalesef yine de filmdeki Latif karakterinin sarf ettiği sözlerde olduğu gibi "Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz!". Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen yine de umudumuzu kaybetmemeliyiz, evet bu ülkede bazı köhnemiş anlayışları değiştirmek zor ve ülkemiz adına güzel şeyler yapabilmek güç. Fakat unutulmamalı ki zor ile imkansız arasında bir fark vardır. Biz, "YA YAPARSAK!"

16.05.2009

Bir Garip Orhan Veli!..

OTOPSİ

Morgta açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince ten kafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dost gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar

Halim Şefik

---------------------------------------------------

SLAVYA KAHVESİ'NDE ŞAİR DOSTUM TAYVER'LE YARENLİK

Hele sabahları, hele baharda,
Pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
ve kızıl, kocaman bir elma gibi
Nezval geçer taze çıkmış kabrinden
Paramparça yüreği de elinde
ve Orhan Veli'yle karşılaşırlar
Urumelihisarı'ndan gelir o
ve telli kavağa benzer Orhan'ım
yüreciği delik deşik onun da

Nâzım Hikmet - 1958

----------------------------------------------------

Nurullah Ataç, bir gün Orhan'a şöyle diyor: "İlahi Orhan Veli! Senin şiirlerin için yazdığım makaleleri birçokları ciddiye almışlar. Bunları sırf alay etmek için yazdığımı kimse fark etmemiş. Sen ne dersin?
Orhan Veli, kıs kıs gülerek bir Nasreddin Hoca edasıyla: "İşin tuhafı şu ki, ben de şiirlerimi tamamıyle şaka diye yazıp neşretmiştim. Bazıları ciddiye aldılar!

Bedri Rahmi Eyüboğlu - Yeditepe Dergisi - 1.12.1951

-----------------------------------------------------

Rumeli Hisarı'nda Orhan'ın mezarı
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem
Taze ekmek bir parça beyaz peynir
Şimdi olsa şuracıkta rakı içer
Denize mi bakar kim bilir

Oktay Rifat

AĞIT

Önce üstün başın eskidi
Etlerin gözün kaşın eskidi
Ne varsa taze bildiğin
Eskidi oğlum eskidi
Elden ayaktan oldun kardeşim
Kalem parmaktan tırnaktan
Bir canın vardı cıvıl cıvıl
Candan oldun kardeşim
Satırlara kaldı kitaplar içinde
Hani saç kirpik deri
Öf ne kötü dünyaymış
Bir Orhan Veli varmış
Gel gel kardeşim Orhan
Benim ellerimi al,
Benim gözlerimi kullan.

Oktay Rifat

------------------------------------------------------

1955 yılında Budapeşte' deki Kent Radyo' sunda bir konuşma yapan Nazım Hikmet, çok seyahat ettiğini söyler. Bunun üzerine şaire sorarlar: "Acaba bu sık seyahatleriniz sırasında yanınızda bulundurduğunuz kitaplar nelerdir?"
Nazım'ın yanıtı çok açıktır: "Şimdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli bizim en güzel şairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazık oldu ama, ölümsüz."

Konuşma ilerleyince Nazım'dan birkaç Orhan Veli şiiri okumasını isterler. İlk olarak 'çok sevdiğini' vurguladığı Sere Serpe 'yi okur. Şiiri bitince şu yorumu yapar: "Ne güzel Türkçe, sonra nasıl İstanbul, nasıl İstanbul kızı..."

SERE SERPE

uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
entarisi sıyrılmış hafiften;
kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
bir eliyle de göğsünü tutmuş.
içinde kötülüğü yok, biliyorum;
yok, benim de yok ama...
olmaz ki!
böyle de yatılmaz ki!

Sunay Akın - İstanbul'un Nâzım Planı

GARİP

Şiirden kovduğu uyağın
dönüp dolaşıp
sonunda mezar taşına
konması ne
garip:

Orhan Veli
1914 - 1950

Sunay Akın

--------------------------------------------------------

BEN ORHAN VELİ

Ben Orhan Veli,
“Yazık oldu Süleyman Efendi'ye”
Mısra-ı meşrunun mübdii...
Duydum ki merak ediyormuşsunuz
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvelâ adamım, yani
Sirk hayvanı falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.

Evde otururum,
Masa başında çalışırım.
Bir anne, bir de babadan dünyaya geldim.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne ingiliz kralı kadar
Mütevazııyım
Ne de Bay Celal Bayar’ ın
Ahır uşağı kadar aristokrat.
Ispanağı çok severim.
Puf böreğine hele
Bayılırım.
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.

Yayan dolaşırım,
Mütenekkiren seyahat ederim.
Oktay Rİfat' la Melih Cevdet’ tir
En yakın arkadaşlarım.
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.

Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Meşgul olmadığım ‘ehemmiyetsiz’
Sadece üdeba arasındadır.

Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır...
Amma ne lüzum var
Hepsini sıralamaya?
Onlar da buna benzer.

Orhan Veli - Nisan 1940



Derleyen: Hüsnü Gül

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Neden HAYIR?

12 Eylül Anayasa değişikliği referandumunda oyumuz HAYIR olmalıdır! Çünkü;

- 1982 anayasasını yaratan zihniyetin sadece vitrini değişmiştir. Şu an vitrindeki modern muhafazakarlar, Türkiye'nin uluslararası sistemde oynaması gereken rolü net bir şekilde üstlenebilmesi için bize bu 12 Eylül referandumunu dayatmaktadır.

- Hiçbir şeyi toptan kabul etmek zorunda değiliz. Bu referandumda sorulacak 26 sorunun hepsine tek yanıt istemek, kendisine 'demokrat' kimliği biçenlerin en büyük çelişkilerinden biridir.

- Bu referandumu boykot etmek ne kadar tepkisel bir hareket olsa da, rasyonel değildir. Boykota gitmek iktidarın işine yarayacaktır. Her seçmen oyunu kullanmalıdır.

- Bölünülerek bir yere varılamayacağını herkesin anlamış olması gerek. Her defasında gözümüze sokulan Yugoslavya örneği yerine biz kendi tarihimize bakmalıyız. Zenginliğimiz olan etnik çeşitlilik şimdi siyasi çıkarlara alet olmuş durumda ve kitleleri mobilize etmekte kullanılıyor. Buna dur demenin ve "Yaşasın Halkların Kardeşliği" demenin bir yolu da bu iktidarın mevcut gücünün zayıflatılmasından geçer.

- 12 Eylül Anayasası'na zamanında EVET diyen, şimdi de bu darbe anayasasını kaldırıp yerine sivil anayasa yapalım diyen 'demokrat' kişilerin bu iyi niyetlerine inanmak ahmaklıktır.

Son olarak; AKP, kendisine kayıtsız şartsız biat edenler dışında herkesin nefretini kazanmıştır. Bu iktidardan herkes yaka silkmektedir. Hayır demek AKP'ye güle güle demektir!..