Her devletin olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucu bir kadrosu ve kutsanmış simge isimleri mevcuttur. Kuruluş aşamasında yaşanan tasfiye hareketleri sonucunda rejimin simge isimleri olarak Mustafa Kemal, Mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü ön plana çıkmaktaydı. Bu üç ismin asker kökenli olması şaşırtıcı bir sonuç değildir. Çünkü; bu yeni devletin ortaya çıkışı, anti-emperyalist fikirler taşıyan Kurtuluş Savaşı’nı komuta eden askerlerin önderliğinde olmuştur. Bu tarihsel arka plan Türkiye’nin iç ve dış politikada askerin sahip olduğu pozisyonu her daim koruyabilmesini beraberinde getirmiştir.
Uluslararası konjonktüre ve iç politikaya bağlı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), dış politikanın belirlenmesi noktasında aktif rol oynamıştır. 1950’de Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesi neticesinde siyasette nispeten artan sivilleşme olgusu ve dış politikanın belirlenme mercii olarak daha çok Dışişleri Bakanlığı’nın ön plana çıkması gibi etkenler TSK’nın etkinliğini azaltmıştır. Fakat, 1960 Darbesi ile TSK iktidarı ilk defa açıkça ele geçirmiş ve bundan böyle de sivil politikacıların üstünde gölgesini her daim hissettirmiştir. TSK’nın 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 gibi diğer müdahalelerinde görüleceği gibi sözde amaç; bozulan düzeni ve kardeşlik ortamını yeniden sağlamak ve laik ve demokratik cumhuriyet rejimini tehlikeden kurtarmaktır. Ancak, bu askeri müdahalelerin dış destekli, özellikle ABD destekli olmaları dolayısıyla daha farklı amaçları olabileceği akla gelmektedir. SSCB’nin komşusu durumunda olan Türkiye, Soğuk Savaş yıllarının anlayışı doğrultusunda ABD açısından büyük önem arz etmekteydi. Bu nedenle de ilişkiler, NATO güvenliğini sağlamak açısından daha çok askeri anlaşmalar ve yardımlar üzerinden yaşanıyordu. Dolayısıyla bu süreçte TSK dış politikanın belirlenmesinde önemli bir role sahip oldu.
TSK’nın bu faaliyetlerinin yanında 1961’de kurulan OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) ile de liberal sisteme adapte olması amaçlanmaktaydı. Zaten NATO’ya bağlı bir ordu olan TSK, Batı’nın değerlerini ekonomik alanda da sahiplendi ve kâr amacı güden bir ekonomik güç haline de geldi. 1980 Darbesi ile 24 Ocak Kararları daha keskin bir şekilde uygulanması ve Batı liberalizmine tüm kapıların açılması sağlandı. TSK da bu süreçte iş adamları ile olan işbirliğinden de faydalanarak Türkiye ekonomisinde edinmiş olduğu yeri sağlamlaştırdı.
12 Eylül Darbesi sonrası yaşanan dönemin dış politikaya dair taşıdığı önem, TSK’nın Türkiye’nin dış politikasını belirlemede mutlak güce ulaştığı dönem olmasıdır. 1980-83 arasındaki 3 yıllık demokrasiye geçiş döneminde TSK tarafından yeni dönemin dinamiklerine uygun olarak biçimlendirilen Türk dış politikası, 1983-93 arasında Özal tarafından idare edilmiş gibi gözükse de Özal’ın uyguladığı politikanın temelinin 12 Eylül Darbesi’ni yapan TSK tarafından atıldığı bir gerçektir.
‘90’larda ise TSK Türk dış politikasındaki etkisini bir hayli arttırmıştır. Tehdit algılarının birçok odaktan algılandığı bu yıllarda TSK, caydırıcı bir güç olarak ‘zorlayıcı diplomasi’ yöntemini uygulamıştır. PKK’ye destek veren ve Abdullah Öcalan’ı himaye eden Suriye’ye karşı ve Rusya’dan S-300 füzeleri almak isteyen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne karşı oluşturulan dış politikalar bu yönteme örnek gösterilebilir.
TSK, bir NATO ordusu olmasının da katkısıyla uluslararası sistemle bütünleşme anlarında - başka bir deyişle ülkenin kırılma anlarında – hep söz sahibi olmuştur. TSK’nın korku tabuları yaratarak iç politikada kazandığı bu meşruiyet ile Türkiye’nin dış politikasına yön verebilmeyi başardığı aşikârdır. Tüm bu faaliyetlerinde sahip olduğu uluslararası dolaylı desteğin ise yadsınması zor gözükmektedir. Öte yandan OYAK’a sahip olmanın verdiği ekonomik güç de TSK’nın ekonomik sistemle bütünleşerek mevcut sistemin söz hakkına sahip bir parçası olmasının yolunu açmıştır. 2000’li yıllarda hem ülke içi siyasette hem de dış politika oluşturma hususunda etkisi büyük ölçüde azalan TSK, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kırılma anında bu kez oyun dışı kalmış gibi gözükmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder