26 Nisan 2011 Salı

II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI BATI ETKİSİNDE TÜRKİYE

II. Dünya Savaşı, her yönüyle birçok yeni dinamiği belirleyen ve paylaşım sorununu belli bir oranda çözümleyerek uluslararası sistemin geleceğini biçimlendiren bir süreç olmuştur. İkiye bölünen uluslararası sistemde sosyalist modeli temsilen SSCB, kapitalist modeli temsilen de ABD birer başat güç olarak ortaya çıkmıştır. Farklı ekonomik ve siyasal sistemleri benimsemiş olan bu iki eski müttefik, yeni dönemde rakip haline geldi. Diğer devletler de bu ikili kamplaşmanın etkisiyle yeni sistemde kendilerini hangi cephede konumlandıracağına karar vermek durumunda kalıyorlardı. Türkiye de “özgür dünya” olarak nitelenen Batı Bloku’nda bulunma isteğini, II. Dünya Savaşı’nın sonlarında Mihver’e savaş açmasıyla göstermiş oldu.
Ancak, Türkiye’nin bu isteğini beyân etmesi Batı Bloku’nda yer edinebilmesi için yeterli değildi. Bu nedenle iç siyaset içerisinde birtakım öğelerin ortaya çıkması, bazı öğelerin ise tehdit oluşturamayacak bir duruma indirgenmesi gerekiyordu. Bunun içindir ki İsmet İnönü, nam-ı diğer Millî Şef, çok partili sisteme geçiş kararını açıkladı. Niyazi Berkes’e göre aslında uysallaştırılmış bir muhalefet partisinin kurulması hedeflenmekteydi. Bürokrasi, Baskın Oran’ın da belirttiği gibi siyasal alanda Tek Parti’yi, ekonomik alanda ise Devletçiliği bir koz olarak kullanmaktaydı. Kanımca, bu hedefin arkasında ticaret burjuvazisi ile olan rekabetinde, özellikle savaş dönemi yaşanan zenginleşme sonucunda, bürokrasinin geri plana düşmesi ve bunun üstüne bir de siyasal üstünlüğünü kaybetme tehlikesinin olduğu düşünülebilir. Nitekim daha sonraki dönemde görüleceği gibi Batı Bloku’na içkin bir değer olan liberal ekonomi sistemine geçiş için yapılacak reformlara dair CHP önde gelenlerinde birtakım gönülsüzlükler ve eleştiriler görülmüştür. Uysallaştırılmış bu muhalefet partisi içerisinde dönemin güçlü figürlerinin yer alamaması ise toplumun desteğini arkasına alabilecek şahsiyetleri karalamak için ortaya atılan komünistlik suçlamaları ile sağlanmıştır. Daha sonraki dönemlere de sirayet edecek olan bu algılama, muhalif kişileri karalamakta kullanılan “Sovyet Uşağı”,“Komünistler Moskova’ya” gibi tahrik edici sloganlarla da etkisini sürdürmüştür.
Türkiye’nin kuruluş yıllarından beri Sovyetler Birliği ile olan yakın ilişkilerinin, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren bozulmaya başladığı bir gerçektir. SSCB’nin Türkiye’den toprak talebi ve Boğazların statüsünde değişikliğe gidilmesine yönelik arzusu Türkiye’nin Doğu Bloku’nun karşısında mevzilenmesine ortam hazırlamıştır. Ancak, bu durumun İnönü tarafından Batı Bloku’na dahil olabilmek ve ABD’nin koruma kalkanı altına girebilmek adına abartılmış söylemler olduğu iddiası da dikkate değer bir husustur. Özellikle, çok partili hayata geçilirken sosyalist partilerin de kurulmasına izin verilmesi ve hemen akabinde bu partilerin kapatılarak komünizm tehlikesi ülkede had safhadaymış gibi gösterilmeye çalışılması da bu iddianın gerçek olabilme ihtimalini desteklemektedir.
1945 sonrasında yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye sadece siyasi açıdan değil, ekonomik ve kültürel açıdan da ABD önderliğindeki Batı’nın değerlerine uyum sağlayabilmek adına reformlara girişmeliydi. 1946 yılında alınan 7 Eylül Kararları sonucu Türkiye’nin ekonomisi ABD’nin ekonomik etkisi altına girmekteydi. Kanımca 7 Eylül Kararları’nın Türkiye ekonomisinde meydana getirdiği etki, 1980’de alınan 24 Ocak Kararları’nın paralelinde bir etkidir. Yani alınan bu kararlar aslında mevcut egemen ekonomik sisteme adapte olma çabasından ibarettir. Diğer yandan, 1947 yılında kabul edilen Truman Doktrini ile ABD, dünya egemenliğini ilan ediyordu. Bu doktrin ve arkasından gelen Marshall Yardımları neticesinde ABD kendi siyasal gücünün yanında kendi kültürel ve ekonomik gücünü de ihraç ediyordu. Thornburg Raporu ile Türkiye’nin de bu Amerikan tarzını ithal etmesi uygun görülmüştü. Bu duruma kültürel açıdan bakacak olursak; liberal düşünce, Türkiye basınında etkisini göstermiş ve önceleri tabu olarak görülen konular basında daha çok işlenerek görece muhafazakâr nitelikte olan Türk kültürünün Amerikanlaşması sağlanmıştır. Ekonomik açıdan ise liberal sistemin zenginliğe yönelik vurgusu vasıtasıyla özgür bireylere bir tüketim ideolojisi aşılanıyordu. “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” temalı seçim sloganları da bu ideolojiden etkilenmiş gibi gözükmektedir. Böylece Türkiye siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan ABD etkisine girerek içinde bulunduğu Batı Bloku’nun değerlerini içselleştirecekti. Ancak kanımca Türkiye’de oluşan iç dinamikler bu etkinin çok geniş bir kesimi etkisi altına almasına engel olmuş ve sol görüşün toplum içinde yükselmesi bu ideolojik ihraca tepki gösterilmesini sağlamıştır. Buna karşılık liberal sistemin buna tepkisi ise yukarıda da değindiğim gibi 24 Ocak Kararları’nı Türkiye’ye kabul ettirmek şeklinde olacaktır.
Çok partili hayata geçerken liberalleşen siyasal ortamdan faydalanmak isteyen bir diğer unsur ise Türkiye’deki gayrimüslim azınlıktı. “Özgür dünya”dan yana seçimini kullanan, belki de bu seçeneği kullanmaya mecbur kalan Türkiye’nin Tek Parti dönemine göre demokratikleştiği düşünülen bir ortamda, azınlık unsurları da oy potansiyelleri ve lobi faaliyetleriyle siyasal sistem içinde çıkarlarını savunmayı amaçlamıştır. DP’yi kendine yakın bulan azınlıklar, DP’nin dış politikada ve azınlık sorunlarında CHP’den farklı olmayan tutumu karşısında hayal kırıklığına uğramıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder